Turner ve Dallas Udoh’u Kıskanır mı?

Gençlikte keşfedilen şeylerin tadı bir başka olur. Nostalji tutkusunun sırrı da az biraz bundandır. O yıllarda dudaklarımıza yapışan bir şarkı, bizi saran bir film, bir solukta okunmuş bir kitabın yeri hep ayrı kalır. Duvarlara posterlerini astığımız spor yıldızları için de bu böyle…

Ne gün ki, bizi yeniden savuracak daha canlı bir tutku damarlarımızda eser, hayranlık hâlini bir rüya sarhoşluğunda yaşamaya başlarız, yaşımız kaç olursa olsun, yeniden gençleştiğimiz andır o. Hikâye başa sarar. Ve son nefese kadar kâh yeniden gençleşir, kâh geçmiş güzel günlerin acı ve keskin iksirini yudumlayarak yuvarlanıp gideriz.

Seneler boyu Fenerbahçeli basketbol severlerin Henry Turner ve Dallas Comegys tutkusu böyle bir sarhoşluktandır. Onlar akıttıkları ter ile kanlarımızı tutuşturarak bizi sevdaların yangınına attılar. Basketbol onlarla güzeldi. Gittikleri zaman sanki kuğunun son şarkısı sustu, geriye kırık bir mızrap kaldı.

2004 yazında Aydın Örs’ün gelmesiyle birlikte, senelerdir uyuşmuş kan ağır ağır hızlanıp, tutkuya dönüştü. Bu tutku 100. Yıl Şampiyonluğunda kara sevda oldu. Artık rüya görmek için, kalbimizin daha hızlı çarpması için Dallas ve Turner’ın fotoğraflarını çıkarmıyorduk albümden. Aşk başa sarmıştı. Derken sarhoşluğumuz çok sürmedi. Birileri bize bu hazzı çok görmüş olmalı ki, başımızdan aşağı dökülen bir kova Tanjevic suyuyla “gerçeğe” döndük ve o gerçek hiç katlanılır bir şey değildi. 2013 yazında Obradovic’in gelişine kadar da, çok kısa mutluluklar dışında bu kabus türlü şekiller değiştirerek sürüp gitti.

Madem nostaljiyle başladık, çok eski bir şarkının, Tarkan’ın müzik piyasasına ilk çıktığı zamanlarda epey popüler olan Kış Güneşi isimli parçasının nakaratına getireceğim sözü: “Yanlış zaman / Yanlış insan / Tutunmak imkânsız / Bıktım yamalı sevdalardan…”

Bazen zaman da, kişi de yanlış olur. Bazen doğru isimler gelir, zaman yanlıştır. Bazen de büyük umutlar beslenen bazı kişiler için “artık kendilerini gösterme zamanı” diye düşünürken, onlar yanlış çıkar. Doğru zamanda doğru kişiyi bulabilmek başarının anahtarıdır. Tevfik Fikret’in Nef’î için yazdığı:
“Sana bir başka zemin, başka zaman lazımdı”
Dizesi, spor ve basketbola uyarlandığında, hak ettiği yere gelememiş çok oyuncunun durumunu aydınlatacak çilingir vazifesi görür?

Mesela oyunun tamamen pota altı hakimiyeti üzerine kurulduğu senelerde dışarıdan şut atarak da skor bulabilen 1970’lerin NBA yıldızı Bob McAdoo ve 80’lerin 2.18’lik efsanesi Ralph Sampson, oynadıkları dönemde her ne başarırlarsa başarsınlar, pota altından kaçmakla ve korkaklıkla suçlanmışlar. Oysa bugün sırtı dönük klasik pivot oyunları, basketbolu yavaşlattığı gerekçesiyle neredeyse hiç tercih edilmez olmuşken, onları o gün yadırgatan özellikler, bugün baş tacı ediliyor. Doğru kişiler, yanlış zaman…

Bugün parkelerin altını üstüne getiren, sadece bu gözlerin gördüğü değil, gök kubbe altında nefes alan bütün canlıların şahitlik ettiği en büyük üçlükçü Stephen Curry, bu zaman da değil de, üçlük atışın koskoca bir maçta takım hâlinde üçten beşten fazla denenmediği yıllarda oynasaydı, babası Dell Cury’den daha değerli bir rol oyuncusu olmanın ötesine geçebilir miydi?

Bunu 2000’lerin ortasından itibaren NBA’in en elit yıldızlarından birisine dönüşen Alman panzeri Dirk Nowitzki için de çok düşünmüşümdür. Hele lige çırpı gibi incecik bir fizikle girdiği ilk yıllarda, o boyla bıkmadan üçlük deneyen bir adamı, 90’ların başındaki NBA’de değil el üstünde tutmak, belki de antremana almazlardı. Nowiztki’nin en büyük şansı 10 sene geç doğmasıdır.

NBA’de tüm zamanların en çok asist yapan oyuncusu John Stockton tipi bir oyuncu, yetenekleri tıpatıp onu andırsa bile, bugünün basketbolunda hiçbir NBA yöneticisinin draft tercihi arasına girmez. Fark edilmez bile… Kaynar gider arada ve soluğu Avrupa’da alır. Çünkü artık onlar için kısaların bire birde adam eksiltme özelliği, oyunu yönetme özelliğinin önüne geçti. NBA’de forvetlerin topa yön verme konusunda daha çok sorumluluk aldığı sistemler görüyoruz.

Bunun yanında, dış şutu sıkıntılı olmasına karşın, sürekli pota altına saldıran ve yılmadan, usanmadan boyalı bölgeye penetre eden Toronto Raptors’ın skoreri DeRozan, bence 20 sene erken doğsaydı, tıpkı Julius Erving’ler gibi şu anda Hall Of Fame’de ayakkabısı sergilenirdi. Örnekler saymakla bitmez.

Bu işin zamanla olan kısmı… Bir de doğru zamandır ama yanlış yerde olduğun için basketbol şansı seni ıskalar. Modern basketbolun istediği özelliklerin bir çoğuna sahip olursun, koç onların uzağındadır, yahut senden en iyi yapabileceklerini değil, başka şeyler ister. Sporda başarıyı yakalamak bazen astrologları şımartacak kadar çok talih işi…

Bütün bunlar nereden aklıma geldi derseniz? Ekpe Udoh ile Obradovic arasındaki o kör göze malûm KOÇ – OYUNCU ilişkisini sahada ve Udoh’un performansında ete kemiğe bürünmüş biçimiyle her seyredişimde, “işte, doğru zaman ve doğru insanla olmanın neticesi” demekten kendimi alamıyorum.

Udoh bize transfer olmak yerine NBA’de kalmayı seçseydi, bu iş disiplini ve mücadeleci karakteriyle ona az buçuk bir kontrat verecek takımı illa ki bulurdu. Ama şu fiziksel özellikleri ve oyun tarzıyla, en iyi ihtimal 15 dakikalık bir bench oyuncusundan ileri geçemezdi. Çünkü bugün NBA takımlarında o pozisyonda rol alan isimlere baktığımızda ya Draymond Green gibi takımın gizli oyun kurucusu olan, bir potadan bir potaya topla penetre edebilen forvetler var, ya Blake Griffin gibi korkunç patlayıcı güçler, yahut üç sayı çizgisinin gerisinden leblebi gibi şut atabilen uzunlar… Ne boy olarak, ne şut olarak, ne top hakimiyeti olarak hiçbirisinde vasatın üstünde değil Udoh. Bunun “filancanın oynadığı ligde Udoh hayli hayli oynar”la ilgisi yok.

Bu kocaman yürekli güzel adam, seneler sonra bir gün geriye bakar ve hayatını film şeridi gibi gözlerinin önünden geçirir, neleri doğru yapıp yapmadığını hesap ederse, o gün diyecektir ki, “Avrupa’ya gelmeyi seçmekle kariyerimin en doğru kararını verdim.” Evet, bu bir seçimdir. Ama bu iradî seçimin ötesinde bir de kader sırrına düğümlü, kimilerinin şans diyeceği bir durum var ki, o da Avrupa’ya gelir gelmez Obradovic’le çalışma fırsatı bulmasıdır. Onun her an patlamaya hazır bir yanardağ gibi kalbinde kaynayıp duran başarma azmiyle Ekpe’nin çalışma aşkı, iş disiplini ve her şeyini sahada verdikçe, her maça son maçıymış gibi çıktıkça mutlu olan örnek sporcu karakterininin bir araya gelmesi Fenerbahçe basketbolunun yükselen burcu oldu. Avrupa seçimdi, Obradovic ise şans…

Turner ve Dallas’ı uzun zamandır özlemiyorum. Eski bir sevgili gibi hatıraları saygıyla albümde saklı. O günlerden laf açılmadıkça aklıma düştükleri olmuyor. Ama ne zaman ki, Obra – Udoh ikilisi aynı kadrajın içinde yer alsa… “Obradovic’in zamanında Udoh’u bulmak, ne büyük nimet” diye düşünsem… İşte, o zaman aklıma düşer gibi oluyorlar… Ama bu defa özlem değil de, başka türden bir hüzünle… Doğru zamanda doğru kişiyle çalışmak bir sporcunun kariyeri adına başına gelebilecek en güzel şeydir. Turner ve Dallas’ın Udoh’u kıskandığına eminim ama bu kıskançlık taraftarın sevgisinden değildir. Anladınız siz onu. Fikret’in Nef’î’ye söylediği gibi…

Hakan YAMAN – 06 Mart 2017

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s