Bir Şampiyonun Yüreğini Asla Hor Görmeyin

Jordan’ın basketbola ara verdiği ilk sezonda onun yokluğunu fırsata çeviren takım Houston Rockets olmuştu. Böylece tam beş sezondur Doğu Konferansında kalan şampiyonluk ünvanı,  yeniden bir Batı ekibi tarafından kazanılmıştı. Houston, şampiyonluğun hemen ardından, o yaz kadrosuna önemli bir isim daha eklemiş, takımın lideri Hakeem Olajuwon’ın kolejden arkadaşı Clyde Drexler gibi bir başka büyük yıldızla anlaşmışlardı. Ünvanlarını korumaya kararlıydılar.

Sırf “elimizde Drexler var” diye 1984 draftında Jordan’ı es geçen Portland yönetiminin bu tercihine yönelik eleştirilerin bir ucu  –sanki onun sorumluluğu varmış gibi- Drexler’a  dokunuyor ve her ne yaparsa Jordan’la kıyaslanıyor, hakkı bir türlü tam olarak teslim edilmiyordu. 1992’de takımını olağanüstü bir performansla NBA finaline kadar getirmiş, ama final serisinde Jordan’ın öldürücü hançerine karşı koyamamış, horlamalar yeniden alevlenmişti. İşte, şimdi son şampiyonun kadrosundaydı ve ne kadar önemli bir oyuncu olduğunun cevabını ancak bir şampiyonluk yüzüğü ile tescilleyebileceğinin farkındaydı.

İskeleti korunmuş bir şampiyon kadro ve ona eklenmiş, başarıya aç bir süper-yıldız… Üstelik Jordan hâlâ anlamsız bir beyzbol tutkusu peşinde ve basketbola geri dönmüş değil. Sezon başlarken beklentiler çok yüksek ve ortak akıl “Houston yeniden şampiyon olur” diyor.

Fakat o sezon işler öyle gelişmedi. Beklenmedik sakatlıklar oldu. Hem Hakeem, hem Drexler belli dönemlerde uzun süreli sakatlıklar yaşadı; şu ve bu derken, sezonu Batı Konferansının altıncı sırasında bitirebildiler. Bunun anlamı şuydu: Hiçbir eşleşmede saha avantajı onların olmayacak. Sezon başının favorisi Houston’a sezon sonunda kimse ama kimse şans tanımıyordu. Böylesi bir karamsar havada başladılar play-off’lara. Filmlere konu olacak seriler oynandı. Son maça kalan bu play-off eşleşmelerini rakiplerinin sahalarında bitirip yürüdüler yollarına. NBA finalini ise açık ara sürklase edip, genç Shaquillie O’Neal’ın Orlando’sunu 4-0 ile süpürüp geçtiler.

Tek bir seride bile saha avantajı olmadan dört seriyi birden geçip şampiyon olmak… Fakat benim bunları anlatma sebebim o değil… Şampiyonluk kazanıldıktan hemen sonra mikrofonlar Houston Rockets koçu Rudy Tomjanovich’e uzatılıyor. Ve bütün bir sezon eleştiriler karşısında susan ve cevabı sahada vereceği günü bekleyen Tomjanovich, bir yandan zaferin coşkusunu yaşarken, belki de doğaçlama olarak şu müthiş sözü söylüyor:

-“BİR ŞAMPİYONUN YÜREĞİNİ ASLA HOR GÖRMEYİN!”

Evet, şampiyonlar horlamaya gelmez.  Bir başka yürek taşır onlar. Pes etmez. Düşer, kan kaybeder, uçurumun kıyısına sürüklenir, yenilir; ama silahında tek mermi bile kalsa, son bir umut diye onu ateşlemekten geri durmaz. Basketbolun bütün gerçek ikonlarında bu karakterin kan kızıl ışığından düşen ve rakiplerini dahi saygıyla eğilmeye zorlayan böylesine mistik, loş, esrarengiz bir aydınlık vardır. Michael Jordan’ı, Larry Bird ve Magic Johnson’ı “ikon” yapan yetenekleri kadar, bu son nefese değin tükenmez kazanma hırsları, sürekli aç olmaları, aç kalmalarıdır.

Böyleleri ne isimleriyle seslenmek lüzumsuzdur. “Şampiyon” diye selamlamak yeter onları. Bu sıfat bazı kazananlar için o sezona ait bir “derece” iken, böylelerinde bir hüviyet mührü gibidir. Düşseler de, yenilseler de, onlar her daim “şampiyon” olarak anılır ve “şampiyon” kalır. Geçici galibiyetlerin mağrurluğu ile onlara dudak bükmeye yeltenenler, ilk fırsatta horladıkları kalbin gazabıyla çarpılır. Çünkü bütün şampiyonlar Boğa Burcunun hamurundandır.

Nietzsche’nin “seni öldürmeyen zehir güçlendirir” sözüne ilhamı veren bu tür “şampiyon” karakterler olmalı. Fikirde, edebiyatta, cenk meydanlarında; insanın insanla yarıştığı, boğuştuğu her yerde…

Bütün bu satırları elbette sözü yine ve yeniden Zeljko Obradovic’e getirmenin bahanesi ile yazıyorum. Şampiyonluk onun alın yazısıdır. Hamuruna katılan maya, kalbine vurulmuş mührüdür. Obradovic’i öldürmeyen zehir onu güçlendirir. Kariyeri boyunca bu hep böyle olmuştur. Obradovic, Avrupa basketbolunda şampiyonun tanımıdır. Onun yüreğini horlama cüretinde bulunan spor figürleri er veya geç bu gafletlerinin cezasını tatmış ve çarpıldıklarıyla kalmıştır.

Stefan Zweig’ın ünlü biyografi serisinde, romancı Balzac’la ilgili yazdıklarını anımsamadan Obradovic’in kazanma tutkusunu tam olarak anlayamayız. Şöyle ki; “Balzac, büyüklüğü duygunun yoğun şiddetinde aramaktadır. Bir duygunun ancak kuvvetinden hiçbir şey kaybetmediği takdirde üstün bir rol oynayabileceğini; bir insanın ise ancak bütün çabalarını tek bir gayeye ulaşmak için harcadığı, kendisini dağıtmadığı ve birçok hırs birden besleyecek şekilde güçlerini israf etmediği takdirde büyük olacağını bilmektedir. (…)
Ölçülü insanlar Balzac’ı ilgilendirmez; onu yalnızca kendilerini tek bir şeye verenler, bütün sinirleri, kasları ve düşünceleri ile, ne olursa olsun hayatta tek bir şeye, tek bir hayale bağlanabilenler ilgilendirir. Aşk, sanat, politika… Seçilen sembolün pek bir önemi yoktur, yeter ki, mutlak şekilde ona bağlanılmış olsun.” (Stefan Zweig, Üç Büyük Usta, Türkiye İş Bankası Yayınları)

Balzac’ın yarattığı “insanlık komedyası” böyle yanıp tutuşan ihtiraslı tiplerin geçit resmi gibidir. Günümüz romanında böyle canlı ve tutkulu roman karakterlerinin yerini ne istediği belirsiz hasta, amaçsız ve silik tipler aldı. Çocukluğunda Napolyon’un bir resminin altına “Onun kılıçla sona erdiremediği şeyleri ben kalemimle tamamlayacağım” diye yazan bu dahi romancı, vasat ve pörsümüş kişilikler galerisini andıran yüzyılımıza gelebilseydi, basketbol topuyla dünyayı fethe çıkmış iki ismi radarından kaçırmaz ve onları da “insanlık komedyası” adını verdiği eserler bütününe dahil ederdi. Bunlardan birisi Michael Jordan, diğeri de koç Zeljko Obradovic’tir. Çünkü bu iki basketbol ikonu, kazanma tutkuları, enerjileri ve odaklanmalarıyla herhangi bir insandan çok, yanlışlıkla bir Balzac romanından yeryüzüne düşmüş kadar tuhaf ve hayret vericidirler.

Obradovic’in kazandıklarını, başardıklarını saymayacağım. Bu yazıyla ilgilenecek herkesin bildiği şeyler…  Defalarca  yazılıp çizildi. Bir adam düşünün ki, her sabah uyandığında güne basketbolla başlasın. Uyandığı zaman insanın aklına ilk gelen şeyin onun esas işi olduğunu vurgulasın. “Bunu hissetmediğim gün bırakırım” desin.  Şu kadar başarıdan sonra tek gün aksatmadan salona oyuncularından evvel gelsin. Acıdan bahsetsin; “kazanmak için canınız acımalı…”

Sezon başı işler kötü gitmeye yüz tuttuğunda Fenerbasket için ilk yazımızı kaleme almış ve “Tarih İyi Bitirenleri Yazar” başlığını atmıştık. Bu sezon Fenerbahçe’nin Euroleague’de kazandığı şampiyonluğun birçok açıdan Houston Rockets’ın 1995 şampiyonluğuna benzer bir tarafı vardır. Sakatlıklar ve bazı formsuzluklar sebebiyle normal sezon istenilen yerde bitirilememiş, play-off’lara saha avantajı olmadan girilmiştir. Fakat program o kadar ustaca yapılmıştır ki, herkesin normal sezonu iyi bir yerde bitirebilmek için yorgun vaziyette geldiği en önemli viraja, Obradovic’in Fenerbahçe’si en fit hâliyle gelmiştir. Saha avantajı dediğin şey nihayetinde tek bir deplasman galibiyeti yahut iç saha mağlubiyeti kadarcıktır. Önemlidir ama bütün bir sezon için takımın pestilini çıkaracak kadar değil. Nitekim, Panathinaikos serisinde, 20 bin ateşli Yunan taraftarının önünde, bir değil, iki deplasman galibiyeti alarak, esas önemli olanın son viraja fit girmek olduğunu bir kere daha gördük.

Final-four’da ise takımın rakipleri açık ara sürklase etmesiyle ilgili çok şey yazılıp çizildi. Maçları izleyenler gördü zaten. Benim dikkat çekmek istediğim detay, şu: Yarı finalde silindir gibi ezdiğimiz normal sezon lideri Real Madrid ve finalde her türlü ağırlığımızı hissettirdiğimiz Olympiakos birbirinden çok farklı iki basketbol oynayan ekip… İspanyol ekibi geçiş hücumlarını mükemmel uygular ve tempo ile rakiplerinin fişini çeker iken, Yunan temsilcisi ise onların aksine tempoyu yavaşlatarak, set hücumlarında doğru eşleşmeleri bularak kazanıyordu. Yani birisi 100 metre koşucusu, diğeri pehlivan. Bu ikisiyle karşılaşacak bir takımın her iki maçı kazansa bile normal şartlarda bunlardan birisine karşı zorlanması gerekirdi. Oysa Obradovic eline seçtiği kâğıtları o kadar ustaca hazırlamış ki, her duruma bir hamlesi var. Final-four’un ilk maçında 100 metrede rakibini açık ara saf dışı bırakan Fenerbahçe, finalde ise Olympiakos’a güreş minderini dar etti. Aynı stil iki takımı da dümdüz etmekten çok daha anlamlıdır.

İşler normal sezonda kötü gidince çok kişi umudu kesmişti. Biz, “Tarih İyi Bitirenleri Yazar” dedik. Ama aslında demek istediğimiz şuydu: “Tarih Obradovic’i Yazar!” Çünkü O, şampiyonun tanımıdır ve “bir şampiyonun yüreğini asla hor görmeyin!

Hakan YAMAN – 02 Haziran 2017 – Fenerbasket

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s